Münir Amca’nın adını hep duyuyordum, çeşitli faaliyetlerin gerçekleşmesinde sponsor oluyordu, ancak kendisi ile tanışmamıştım. Bu söyleşi, kendisi ile tanışmama vesile oldu. Bu söyleşi ile Bolşevik Devrimi’nden itibaren yakın tarihteki değişik dönemleri görmüş, göçmenlik ve sürgün dramlarını yaşamış bir insanın anılarını biraz da olsa sizlere aktarmaya çalıştık.

Münir KIZAVUL: Benimle tanıştığın için çok teşekkür ederim. Bana kadar zahmet edip geldiğin için teşekkür ederim. İçeride de çiğbörekler pişiyor. Arkadaşlarını da getirseydin daha da sevinirdim.

Ne zaman ve nerede doğdunuz?
Benim doğum yerim Kerç Sancağı. 09 Temmuz 1918’de doğdum. Tam ihtilal olmuştu, annemin anlattığına göre işgalciler, atlılar gelmiş, bizi evden çıkarmak istemişler, çıkmamışız. Ondan sonra çekip gitmişler. Orada doğdum ve okulda Eski Türkçe okudum. Kızavul Köyü’nde doğdum. Bu nedenle soy adımız Kızavul’dur. Dedelerimiz Kırım’da doğmuşlar. Çocuklarını İstanbul’a gönderip orada tahsil yaptırmışlar. Babam İstanbul’da okumuş. Çocuklarını Rus askeri yaptırmamak için Türk Tabası yapmışlar. Türk’e karşı harbe sokmamak için… Babam oranın büyüklerindendi. İşimiz ekindi, ekincilikti. Büyük çapta buğday yetiştirirdik. Tam üç ay “arman bastırır” idik. Soyumuz çok genişti. Hepsi zengin insanlardı. Annemin dayısı Süleyman Hacı, köylerinin büyüklerindendi. Altı ay arman bastırırdı. Arman bittikten sonra “taşuv arabasına” yükleyip, Kerç’e gidip eşya doldurup gelir halka dağıtırdı. Ben de kendisinin hasta yatağında olduğunu görmüştüm.

Neden göç ettiniz?
Kızavul Köyü’nde artık rahatsız olmaya başladık. Kolhozlar vs. kuruldu. Bizi rahatsız ettiler. Eve gelip: “Kaç tavuğun var?”. “30 tane”. “Senden 30 yumurta istiyorum.” derlerdi. Veremezsen “sen kırsladın” derlerdi. Bir tavuk ölse, “sen onu mahsus öldürdün, aşamak içün” derlerdi. Bu durumda ailecek göçtük, Kefe’ye geldik. (1929) Kefe’de bir Rus mektebine girdim, orada okumaya başladım. Benim bütün tahsilim beş senedir. Beş sene ben Rusça okudum. O günlerde aldığım eğitimle halen Rusça’mı sürdürebiliyorum. Nereye gitsem her kapıyı açabiliyorum.

Sonra “siz Türk tabasısınız, burada oturamazsınız ve gideceksiniz” dediler. 13 yaşıma kadar Kefe’de idik. Bize 15 gün müddet verdiler. Kefe’den vapura bindik Odessa’ya gittik. İki gün Odessa’da kaldık. “Çiçerin” isimli vapur ile boğazdan Türkiye’ye girdik. Büyük fırtınaya yakalanmıştık. Herkes yerlere yıkıldı kaldı Türkiye Cumhuriyeti’nin 10.yılı idi. Her yer ışıklandırılmıştı. Ömrümüzde böyle bir şey görmemiştik. Türkiye’nin güzel olduğunu o gün gördüm. Burada başımdan geçen çok şeyler oldu.

Peki nasıl göç ettiniz, mallarınızı satıp mı geldiniz?
Bizde mal diye bir şey yoktu, kalmadı. Hepsini devlet aldı. Türk tabası da olsak “bunlar kolhozun malıdır” diyerek çekip aldılar. Ufak tefek eşyalarımız vardı onlarla geldik. Çiçerin Vapuru’ndan indikten sonra Karaköy’de Necatibey Caddesi üzerinde otel mi diyeyim, ne diyeyim o kadar kötü bir yer, oraya gittik. Sonra Fatih’te uzak bir akraba bulduk, onun yanına gittik. Kahvesi vardı, kahvesine oturduk.

Babam iş aramaya başladı. Fatih’te Malta çarşısına gitti. Orada bir sobacının yanına girdi, soba borusu yapıyorlardı. Bir iki Lira yevmiye alıyordu, buna da razı olduk tabii. Annem de askeriyeye iç çamaşırı dikiyordu. Bir Kuruş’a mı ne don dikiyordu. Derken babam seyyar fotoğrafçılık yapmaya başladı. Akşama doğru babamız kaç para kazandı diye merakla bekliyorduk. Babamın elinden her türlü iş gelirdi. Kırım’da köyde iken paravay denilen buharlı arman makinesi çalıştırırdı. Ondan bize de bir şeyler geçti. Burada okumaya imkanım olmadı. Yalnızca kurslara gidebildim. Eskişehir uçak fabrikasında kursa girdim. (1936 – 1937) Ondan sonra İstanbul’da bir fabrikaya girdim. Nuri Demirağa’nın fabrikasıydı. İyi para aldım orada. 18 Lira haftalık alıyordum, bir ay yetiyordu. (1937) Orada iki sene çalıştım. Askere hazırlandım. Harp başladı. Askerliğimi Hadımköy’de yaptım. Her an savaşa hazır bekliyorduk.

Alüminyumu Eskişehir’de öğrenmiştim. Alüminyum işi yapmaya başladık. Alüminyumun Türkiye’de üretimi yoktu, Avrupa’dan gelirdi, biz de hurdalıklardan toplardık. Alüminyumu eritip profil haline getirirdik. Bizim atölyede 15 – 20 kişi çalışırdı. Harp bittiğinde Türkiye’ye Amerikan otobüsleri gelmişti, onların pencerelerinin çerçeveleri alüminyumdandı. Onu yapmaya başladık, çok iyi para kazandık. Gaziantep’ten, Van’dan müşterilerimiz vardı. Şunu diyebilirim ki Türkiye’de alüminyuma el atan yalnız bendim. Hala beni görenler “alüminyumun babası” derler bana.

Eşinizle nasıl tanıştınız?
Beşiktaş’ta otururken annem eşimin annesi ile tanışmıştı. Eşim Köstence’nin Anadol Köyü’nden idi. 1946’da evlendik. İki oğlum var. Büyük oğlum Atilla 1952 doğumludur. Mimar oldu. Kendisi özel olarak çalışıyor. Küçük oğlum ise 1962 doğumlu, yeden parça dükkanı vardı, işler kötü gidince kapatmak zorunda kaldı.

Göç esnasında kimlerle beraber geldiniz? Orada akrabalarınız kaldı mı?
Göçte yoktu akrabalarımız. Orada amcalarım kaldı, onlar da iki sene sonra göçüp geldiler. Babam olsun, amcalarım olsun hepsi çalışkan insanlardı. Kısa zamanda kendilerini iyi duruma getirdiler. Biraz çekişme oldu ama yine de iyi duruma geldiler. Bütün çocuklar tahsil gördü. Büyük amcamın torunu (Metin Çolpan) Almanya’da çalışıyor, kendisi bilim doktoru, çok büyük adam oldu.

Kırım’dan biz geldikten sonra 1938’de harp başladı. Harp başlayınca amcamın kızı iki çocuğu ile orda kaldı. Kocası mühendis idi. Harp bittikten sonra İtalya’ya kaçtılar. Amcam yaşlı olduğu için gençler ile hareket edemedi ve edemeyince orada kaldı ve Rusya’ya geri yollandı. On sene geçtikten sonra bu adam Almanlara çalıştı ve Ruslar tarafından öldürüldü dediler. Amcamın eşi Kırım’dan kaçarak Romanya’ya geldi. Romanya’da beş altı ay kaldı. Yengem iki çocuğunu kucağına alarak, trenlerin üstünde Türkiye’ye geldi. Meni taptılar. Beşiktaş’ta oturuyordum, şaşırdım tabi. Babası yakın zamanda ölmüştü, ona “baban öldü” diyemedim. Kendisi nasıl olsa öğrenir dedim. Eskişehir’e gittiği zaman öğrendi hepsini. Derken seneler geçti, bir haber geldi, amcam sağ diye. Ben bunları anlatırken dahi gönlüm taşıyor. Oğullarına haber vermek lazım, nasıl haber vereceğim? Gittim Teknik Üniversite’ye. Hiçbir bilgi yoktu elimde. Orada araştırma yaptım nerede okuduğunu buldum. Görüştük, mutlu haberi verdim. Ablası Edirne Alpullu’da idi. Oraya telefon açıyor, “Abla, babam sağ imiş diyor!” diyor. Bunu duyunca ablası bayılıyor. O zamanlar anneleri de sağ idi. On seneden fazla geçmiş. Karı koca birbirlerine söz vermişler. On sene geçip haberleşemez, buluşamazlar ise annelerine evlen demiş babaları. O sene geçtiği için anneleri evlenmişti.

Kırım’a gidip gelmeye başladım. Türkiye’den çıkıp Kırım’a giden ilk benim, 1972 senesinde. O sene vize alıp Moskova’ya gittim. Gizli servis adamları beni takip ediyorlardı, telefonlarımı dinliyorlardı. Devamlı telefonum çalıyordu, hiç kimse karşıma çıkmadı.

Ondan sonra Özbekistan’a gittim. Orada bazı tanışları gördüm. Ama amcamı göremedim, Fergana’da oturuyordu. Taşkent’i, Semerkand’ı dolaştım, dönüşte de Kırım’a gitmek istedim, bir hafta vize istedim, bana bir buçuk gün verdiler. O şekilde dolaşıp Türkiye’ye geldim.

1970’li senelerinde Karaköy’de dükkanım vardı, alüminyum satıyordum. Oraya kuyruk oldu millet, her gün “Onu gördün mü, bunu gördün mü, kimleri gördün?” diye soruyorlardı.

Amcamın kızının çocuklarını babaları ile görüştürmek istiyordum. Birçok çare düşündüm. Çocukları Duru Turizm grupları ile Moskova’ya gönderdik. Babaları da Moskova’ya geldi. Orada bir akrabamız var, onun evinde buluştular. Ondan sonra bir daha gitmeleri gerekti. Çocuklar babalarını görmek için Özbekistan’a gidecekti. Oraya uçak bileti bulduk onlara. Gittiler oraya, babalarının kardeşi vardı Semerkand’ta, onda buluştular. İki çocuğunu iki dizine oturttu, “Ah ne güzel ballarım bar eken!” diye sevindi.

1978 senesinde Ekim ayı gibi Özbekistan’a teyzemi aramaya gitmiştim. Gittim, nasıl bulacağım, bir buçuk gün vizem var. Tren istasyonuna git dediler. Gittim oraya. Bir araba duruyordu, adam da bağırıyordu: “Sırdarya, Sırdarya!” diye. Sene nerelisin diye sordum adama. “Men Kırımlı’man” dedi. “Bu araba dolacak ta ondan sonra gideceğim” dedi. Aç dedim kapıyı. Açtı, oturdum. “Arkası ne olacak” dedi. “Düşünme orasını, gidelim hemen” dedim. Bindi adam, korkuyor, kim bu, ne olacak, nereye götürecek diye korkuyor.

Gittik gittik, “Yanı Göl” diye bir yere uğradık. Bir başkası için bir adres baktık orada, bulamadık. Ondan sonra Sırdarya’ya doğru yola çıktık. Sırdarya’ya akşama doğru vardık. Şoför de döneceğim diye tutturdu. Bir adres vardı oraya gittim. Kapıyı çaldım, bir Rus kadını çıktı. Sordum, kendisi bu adreste hiçbir zaman tatar yaşamadığını söyledi. Karşıda tatarlar yeni ev yapıyorlar, onlara sor dedi. Gittim evin önüne, orada yaşlı bir kadın vardı. “Nazmiye Abdülveliyeva’yı arıyordum” dedim. “Kateceksin onu?” diye sordu bana. Böyle deyince anladım tabii. “Onun kızı benim gelinim oluyor” demez mi… Onun yanınca bir caş bala bar edı, “Atla ketelim onun üyüne” dedi. Evin önünde sarı saçlı bir kız vardı. “Adın ne?” diye sordum. “Lila” dedi. “Kimsin sen?” dedim. “Ben onların geliniyim” dedi. “Senin adın Leyla” dedim, “Annen nerede?” diye sordum. “Babam hasta, yatalak” dedi. İçeri girdim, bütün ailemizin resimlerini gördüm. Enişte bir şey söylemeye çalıştı ama söyleyemedi. Ben orada duramadım. Çıktım dışarıya. Evin yanı başındaki mısır tarlasından bir kadın koşup geliyor. “Ah matam! Sen kaydan çıktın?” dedi. Kırk senedir görüşmemiştik. “Tüştük işte, bizni Allah tüşürdü mında.” dedim. Orada yarım saat kadar konuştuk Sonra aynı arabayla geri döndüm. Ertesi gün kalktım, bütün akrabalarım kuş yavruları gibi toplanmışlar duvarın önüne, beni bekliyorlar.

Oradan da atladım uçağa Bakü’ye gittim. Bir hafta kaldım orada. O kadar istemememe rağmen bir haftalık vize verdiler. Oradan Tiflis’e gittim. Oradan Soçi’ye geçtim. Bir gün kaldım orada. Sonra Volgograd’a gittim. Orada da bir buçuk gün kaldım. Sonra uçakla Harkov üzerinden Kırım’a indim. Kırım’da bana özel bir araba verdiler. Araba ile Yalta’ya gittim, gezdim.

Daha sonraki bir gezimde Yalta’ya gittiğimde çadırlar kurulmuştu orada. Baktım bizimkilerle Ruslar kavga ediyorlar. Pejmürde kılıklı bir adam çadırları çevreleyen tel örgülerinin dışında, içeride de tatarlardan bir tanesi duruyor.
“Niye geldiniz buraya? Bu topraklar bizim!” diyor Ruslar. O da diyor ki: “Bu toprak niçin senin oluyormuş? Bu toprak bizim! Biz toprağımızı seviyoruz, bunun için biz buraya geldik” diyor. Böyle konuştular konuştular, bir adam çıktı ortaya:
“Sen toprak sevgisinin ne olduğunu biliyor musun?” dedi. “Ben biliyorum” dedi o da. “Sen bir şey bilmiyorsun. Bu toprakları öldürdünüz. Bu toprakları sevdiğimiz için geldik buraya!” Rus gidince ben de kalktım o adamı tebrik ettim. “Ben Türkiye’den geldim. Bu topraklar bizim topraklarımız. Sevdiğim için geldim buraya. Bak sana ispatlayayım. Benim köyüm Kızavul.” Evrakımı gösterip “Oku” dedim. “O da Kızavul. Bak ne kadar vatanımı seviyorum!”

1978 senesindeki Kırım’a gidişimden sonra Türkiye’ye dönmek üzere Moskova’ya gittim. Moskova’ya indiğimde yarım metre kar vardı. Nasyonal oteline yerleştim. Akrabam Asiye Hanım’a telefon ettim, otele çağırdım. Çok korkuyordu ama yine de geldi. Hediyeleri verdim. Onu kapıda durdurup benim kim olduğumu sordular, onu sorguya çektiler. Ertesi gün Münir Ağa konuşma, daha sonra görüşürüz dedi. Ertesi gün Türkiye’ye geri dönmek üzere havaalanına gittim. Pasaport kontrolünde asker pasaportumu aldı, gitti bir yere. Yarım saat, bir saat bekledim gelmedi. Ben de, uçak uçup gitti, benim vizem yok, beni götürüp nereye kapatacaklar düşünüyordum kendi kendime. Ondan sonra koşup geldi, pasaportumu geri verdi. Neyse ki uçak beni beklemişti. Beni bekletmelerinin sebebi pasaportumda doğum yeri olarak Kırım yazmasıydı.

Akrabalarımın hepsini gördüm, görmediğim insan kalmadı.

Kırım’da ev almayı düşünüyordum ama ev alamıyorum kendi şahsım adına. O da olacak inşallah yakın zamanda. Bizim Kızavul Köyü’nde büyük arsalarımız var. Türk tabası olarak bütün evrakları var elimizde. Belki bir gün dava edersek belki bizim olabilir.

Reklamlar