Bu sayımızdaki “İçimizden Biri” bölümü için değerli hocalarımızdan biri olan Sayın Prof. Dr. İlyas Erdal Kerey ile evinde söyleşi yaptık. Kerey Ailesi’nin konukseverliği için teşekkür ederiz.
(Atike Kerey Hanım’ın yaptığı güzel hamur işleri için ayrıca ellerine sağlık dilerim)

Aile tarihinizi ve akademik kariyerinizi anlatabilir misiniz?
İsmim İlyas Erdal Kerey, İlyas benim dedemin adıdır. Dedem Romanya’nın Köstence şehrinde yaşamış ve orada vefat etmiştir. Oradaki lakabımız Kereyler olduğu için soyadım Kerey’dir. Babam 1920’de Kobadin’de doğmuş. 1933’te dedemin ve babaannemin vefatından sonra babam dayısı ile birlikte göçmen olarak İstanbul’a gelip Şehremini’de İbrahim Çavuş Mahallesi’ne yerleşmişler.

Ben ise 1949’da Cerrahpaşa’da Haseki Kadın Sokak’ta doğmuşum. 1959’da Bahçelievler’e taşındık. İlkokulu Aksaray ve Kartaltepe ilkokullarında okudum. Kartaltepe İlkokulu’nda iken sınıfımızda bir Tatar Sabri vardı, asıl ismi Sabri Uçkaç, kendisi ile samimiyetimiz iyi idi. Şimdi İstanbul’un en iyi avukatlarından birisidir, bir zamanlar da Kırım Derneği’nin başkanlığını yaptı. İlkokuldan sonra Bakırköy Ortaokulu ve Bakırköy Lisesi’nde okudum. Lisede de Oktay Or adlı bir arkadaşımız vardı, şimdi nerededir bilemiyorum.

Bunları takiben İstanbul Üniversitesi Jeoloji Bölümü’ne girdim. Üniversiteden de ilginç bir anım var. Üniversitede Jeoloji’ye bir ay kadar geç başladık. Arkadaşımla beraber sınıfa biraz geç girmiştik, içeride bir hoca ders anlatıyor. Ders Mineroloji ve bu derse ilk defa giriyoruz. Dersi anlatan profesörümüzün adı Ahmet Can Okay. Konu kristalografi, değişik sistemler var örneğin “1, 0, 1” şeklinde. Aksan biraz değişik, hoca “bır, sıpır, bır” diye anlatıyor ve aksanı korkunç derecede Tatarca! Arkadaşım anlamadı ve dedi ki “Biz yanlış sınıfa girdik, burada Almanca dersi var galiba, çıkalım”. Dedim ki, “Tam dersindeyiz, bu dersi anlatan hoca Tatar ve Tatarcasını hiç kaybetmemiş, otur ben sana açıklayacağım, ben çok rahat bir şekilde anlıyorum”. Fakat arkadaşım anlamıyor. Daha sonra “Hakikaten ‘1’ diyor!” dedi ve gülüştük. Ahmet Can Okay Hoca Türkistan’dan göç edip gelmiş ve Türkiye’nin ilk Jeoloji profesörlerinden birisi olmuştur. Kendisi profesörlük ünvanını 1939’da Almanya’da almıştır. İbrahim Ahmet Can Okay, kendisini oldukça kabul ettirmiş, birçok kitabı olan bir hocamızdı. Oğlu Aral Okay da İ.T.Ü.’de Jeoloji profesörüdür.

1968 kuşağı olarak boykot olaylarını yaşadık ve bu sebeple mezuniyetimiz de bir sene kadar gecikti. 1972’de fark derslerini vererek Jeoloji Mühendisi de oldum ve Maden Tetkik Arama Enstitüsü’nde Jeolog olarak görev aldım. Batı Toroslar Projesi’nde sekiz, dokuz Fransız jeologla çalıştım. Orta ve Batı Toroslar’da beraber görev yaptık. O görev anılarım da oldukça ilginçtir. O zamanki daire başkanı burada Fransızların çalıştığını fakat Türklerin bu bölgeyi çok az bildiğini ve gidip onlarla birlikte çalışmam, endüstri casusu olmam gerektiğini söylemişti. Ben casusluk yapmam dedim daire başkanına: O da bilim casusluğu yapacaksın, bildiğin gibi vurdulu kırdılı casusluk değil bu iş, adamlar ne biliyorsa öğreneceksin ve bizlere bir brifing şeklinde sunacaksın dedi ve peşlerine takıldım. Toroslar’da adım atmadık yer bırakmadık ve öğrendiklerimi de genç jeologlara aktardım.
1975 senesinde yurt dışını tanımak maksadı ile birkaç haftalığına Fransız jeolog ile beraber Paris’e gittim. İntibalarım müthişti, ufkumu açtılar. Dediler ki o zaman sen burada sıradan jeolog olarak çalışacaksın, halbuki daha büyük kapasiten var, bunu neden denemiyorsun? Peki nasıl sıra dışı jeolog olunur diye sordum. Bunun için yüksek lisans ve doktora yapman gerekir dediler. Sana bedava Fransız devlet bursu verelim gel Paris’te doktorayı yap dediler. Fakat Fransızca bilmediğim için bunu yapamayacaktım. Ben de o zaman Milli Eğitim Bakanlığı burs sınavlarına girdim ve kazandım. 1972 ile 1976 seneleri arasında çalıştığım MTA’dan ayrılarak İngiltere’ye gittim. MTA’da tanıştığım Kırımlılar arasında Zeki Kurt, Zübeyde Akçaören ve Ferit Akçaören vardı.

Orta İngiltere’de 1976 – 1978 yılları arasında yüksek lisans ve 1978 – 1982 yılları arasında da doktora yaptım. Kırıntılı kayaçlar sedimentolojisinde yetiştim. Bunlar kum taşlarını, kil taşlarını, gözenekli kayaçları içersine alan bir gruptur. Bu kayaçlarda özellikle kömür, doğalgaz ve petrol bulunabildiği gibi su için de elverişli kayaçlardır. Dünya yüzeyinin %75’ini kaplarlar, dolayısıyla geniş bir çalışma alanı vardır. Mesela 1985 yılında Türkiye Petrolleri’nde verdiğim konferansta petrol aramalarının güncel ve eski deltalara yönelmesi gerektiğini söylemiştim, deltaik sedimentleri anlatarak. Bu doğrultuda yapılan çalışmalarda Lüleburgaz Hamitabat sahasının keşfi mümkün olabilmiştir. Bu bakımdan bilimsel anlamda petrol ve doğalgaz aramacılığına katkıda bulunduğumu düşünüyorum.

Doktoradan sonra yurda dönünce Milli Eğitim Bakanlığı’ndan iş istedim. Trajikomik bir şekilde M.E.B. bana iş olarak Kırklareli Meslek Yüksekokulunda, ki bu okulda jeoloji branşı yoktu, bana makine stajyer öğretmenliğini uygun buldu. Okula gittiğimde o okulda makine bölümünün dahi olmadığını öğrendim, bu beni çok derinden sarstı. M.E.B. hangi okulunda hangi branşının olduğunu, müracaat eden kişinin ne iş yaptığını dahi bilmiyordu. Ben oradan çeşitli yerlere dilekçeler yazarak kadromun üniversiteye alınmasını başardım. Bu sefer de sınava girdiğim İstanbul Üniversitesi yerine kadrolu olarak beni Elazığ Fırat Üniversitesi’ne gönderdiler. İstanbul’da kazandım ama “Türkiye’nin sana orada ihtiyacı var” diyerek mecburi hizmete gönderdiler. 11 yıl Elazığ’da mecburi hizmet yaptım, orada doçent oldum.

1994 yılında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Meslek Yüksekokulu müdürü olarak atandım. Orada profesör oldum. 1997’nin Mart ayına kadar idareci olarak Bolu’da görev yaptım. 1997’de İstanbul Üniversitesi Mühendislik Fakültesine adıma verilen kadro ilanı ile İstanbul’a transfer oldum. Üniversitede verdiğim dersler arasında Genel Jeoloji, Stratigrafi, Sediment Kayaçlar ve Türkiye Jeolojisini sayabilirim.Depreme mütakiben fakültenin dekan yardımcılığına getirildim. Bir dönem fakülte sekreterliğini yaptım. İhtiyaç nedeniyle de çeşitli görevler yaptım. Şimdi İstanbul Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekan Yardımcısıyım.

Üniversiteden birçok Kırımlı arkadaşlarımız var, mesela şimdi Muğla’da olan Yılmaz Gelincik, emekli olan Jeoloji profesörlerden Engin Meriç… Bunların içersinde en meşhur tatar hocamız, çok medyatik olan, medyada da kendisine “oturan boğa” denildiğini söyleyen Prof. Dr. Şener Üşümezsoy’dur. Kendisinin tatar olduğunu iftiharla söylemektedir. Daha sayamayacağım birçok dostumuz, arkadaşımız oldu, ancak hiçbir zaman bir araya gelip dayanışma gösteremedik, göstermemiz lazım kanaatindeyim.

Ailenizden kısaca bahsedebilir misiniz?
1984 yılında ilk defa Romanya’ya gittim. O zaman bekardım. Akrabalarımın tebasütü ile Köstenceli Atike Hanım ile tanıştım. Orada anlaştık ve orada evlilik müracaatında bulunduk. Çavuşesku’nun özel devlet izni ile 1986 Nisanında nikah kıydık. Fakat nikah kıymak yetmiyordu, çünkü Çavuşesku pasaport vermiyordu. Pasaport için 7 ay kadar beklemek durumunda kaldık. Düğün yapmamıza rağmen Atike Hanım Türkiye’ye gelemedi, bunları atlattıktan sonra ancak gelebildi. Elazığ’a yerleştik. İki kızım var; biri 11 yaşındaki Rüveyde Berin ve 7 yaşındaki Ayşegül Begüm. Kardeşim Ertuğrul Kerey, İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi hocalarındandır. Uzun yıllardan beri kendisini spora adamış birisidir. Üniversitenin bayan basketbol takımının da yöneticilerindendir.

Kırım ile ne zamandan beri ilgilisiniz, derneğimizin var olduğunu nasıl öğrendiniz?
Halime Çokgezen Hanımefendi ile Aksaray’da komşu idik. Halime Hanım Kırım’dan göç edip gelen, dernek camiasınca bilinen bir isimdir. Derneğin sosyal faaliyetlerine katılmış bir kişidir. 1970’li yılların başlarında Üsküdar’da Nuri Demirağ’ın korusunda bir Tepreş’e katılmış idik. Biz uzun zamandır Emel mecmuasına abone idik, bize düzenli olarak Emel gelirdi. Elazığ ve Bolu’daki vazifelerim nedeni ile uzun bir zaman İstanbul’daki Kırımlılar camiasından uzak kaldım.

Romanya’ya gidip gelir misiniz?
Senede iki defa bazen daha sık şekilde Romanya’ya gidip geliyoruz. Turistik ziyaretten çok çocuklarımızın oradaki akrabalarını tanımasını istiyorum.Gayretlerimizin amacı budur. İlişkilerini kaybetmesinler, orada köklerinin olduğunu hatırlasınlar… Bizim burada unuttuğumuz bazı gelenek ve görenekler orada yaşatılıyor. Bunların devam edebilmesi beni sevindiriyor.

Eşiniz Atike Hanım’ın soy ağacını gördüm, bundan biraz bahsedebilir misiniz?
Eşim, Azaplar Köyü’nden olan babaannesinin ailesi Bolat Sülalesi’ne mensuptur. Bolat sülalesinin bu soy ağacını Romanya’daki akrabaları hazırlamış. Bizde bunun bir kopyası mevcut. Soy ağacında yaklaşık 500-600 isim vardır ve 7 nesli kapsamaktadır. Atike Hanım’ın babasının babası ise Hacılar köyünden olup Reşit soyadını taşımaktadır.

Keşke her aile kendi soy ağacını bu şekilde çıkarabilse…

14.02.2004

Reklamlar