Geçen gün otobüste yolculuk ediyordum. O gün fazla düşünceli de değildim. Pencereden dışarısını ve yolcuları seyrediyordum.

Otobüs doluydu. Yolcular arasında zorlukla otobüsün arkasına doğru ilerleyebilen bir aile vardı, anne, baba ve yürüyebilecek kadar küçük bir çocuk. Baba önden gidiyor, yol açıyordu. Baba arayı biraz açınca çocuğun “Baba, Baba!” diye seslenmesi duyuldu. Çevredeki insanların dikkati onlara yöneldi. Genç yolculardan birisi yerini verdi. Baba körüklü otobüsün orta boşluğunda müsayit bir yere doğru ilerlerken, anne de boşaltılan yere oturdu. Çocuk da babasına doğru ilerleme çabasında idi. Sonra annesi onu çekip aldı ve kucağına oturttu. Küçük afacan yerinde duramıyordu. Çocuğun gözleri babasını arıyordu, annesinin kucağında ters dönüp annesinin omzu üzerinden baktı. Neyse ki babası olduğu yerde durmuştu. Aralarında bir metre bile yoktu. Eğer babası gözden kaybolsaydı çocuk ağlayacaktı.

Etraftaki meraklı gözler çocuğun mıyıltıları ile o yöne çevrilmişti. Herkes çocuğa bakıyordu. Çocuk da etraftaki dikilmiş gözlere meraklı bir şekilde bakıyor, onları değerlendiriyordu; acaba babasına zarar verecek birisi var mıydı, bağırdığım için bana kızdılar mı?…

Çocuğun bu dikkatli bakışları beni düşündürdü. Çocuklar ne kadar zeki! İnsanları tanımak için nasıl da çabada bulunuyorlar! Onlar iyi ile kötüyü ayırma yetenekleri var derken çocuk ağlamaya başladı. Bu düşüncelerimi kesip ağlama sebebini düşündüm.

Babası uzakta değildi ve her an çocuğun gözünün önündeydi. Ağlamak için bir sebep yoktu. Çocuk başta sakinleşmişti, etrafındakilere baktı ve sonra yine kendi benliğine döndü.

Babası ayrılmamıştı ama bu ihtimal bile onu ağlatmaya yetmişti… Çocukluğumu hatırladım ve büyüdükçe sevdiklerimizi kaybetme korkusunun zaman içersinde nasıl da yok olduğunu fark ettim. Neler kaybetmiyoruz ki…

20 Mart 2005 Pazar

Reklamlar