Bahçesaray’ın bu sayısındaki “Gönüllü Portresi” için Şehremini’nin köklü ailelerinden olan, derneğimizin de ikinci başkanı olan Melih Bey ile söyleşi yaptık.

Melih Bey, aile geçmişinizden bahsedebilir misiniz?
10 Ekim 1958’de dünyaya geldim. İdris Dedem 1870 yılında 7 yaşında iken Kırım’dan göç ederek İstanbul’a gelmiş. Aileyi büyük dedem Muhittin getiriyor. Dedem ufak yaşta geldiğinden ve babası erken vefat ettiği için bizim geliş yerimiz hakkında ayrıntılı bilgiye sahip değiliz. Rahmetli babaannem genç kızlık çağında gelmiş İstanbul’a. İlk geldikleri ve yerleştikleri yer Şehremini imiş.Biz hala aynı adreste 3. ve 4. nesil olarak ikametimize devam ediyoruz. Akrabalarının büyük bir bölümü ise Bursa’ya yerleşmişler. Uzunca bir zaman da Bursa ile bağlantı olmadığı için ve bizim büyüklerimiz erken rahmetli olduğu için eskiye dair bizlere pek bilgi aktarılmadı. Bizim en üzgün olduğumuz konu bizim atalarımızın gelişleri hakkında detaylı bilgiye sahip olmayışımızdır. Annemin anne ve baba tarafı da Kırım’dan göç ediyor. Ana annem Sazlıbosna Köyü’nden İzzettin Köyü’ne gelin olarak geliyor. Anne tarafından dedemin tarım ve hayvancılık ile uğraştığını, büyük tarlalarının ve birçok hayvanının olduğunu biliyorum.

Şehreminililer sizi İdris Bakkal’dan tanıyorlar. İdris Bakkal Şehremini’nin bir markası. İdris Bakkal’ın hikayesini anlatabilir misiniz?
İdris Bakkal’ı İdris dedem yalnız başına kurmuş. Önce çok ufak bir bakkal dükkanı var imiş. Biz amblemimize 1929 yılını yazdık. 1929 yazmamızın sebebi şu: Rahmetli en küçük amcamın, Recai Amca’mın doğum yılı 1929. İdris Dedem o sene bakkal dükkanını arkaya doğru biraz genişleterek büyütmüş. O zaman da bazı kişiler tarafından “İdris bakkal oldu, firma oldu” diye Şehremini’de bir söylenti çıkmış. Yani ilk büyüme, ilk hamle 1929. Esasında, amblemimizin tersine bakkalın kuruluşu 1929’dan önce. Ancak kesin bir tarihin olmaması sebebiyle, bu ilk büyüme hamlesini milat olarak kabul ettik. İdris Dedem kardeşi Veli ile beraber Çanakkale Harbi’ne gittiği zaman rahmetli babaannem çok güç şartlarda yaşamış, yokluk devrinde çocukları büyütmek bir taraftan, dükkanı idare etmek, hayatı idame etmek bir taraftan baya sıkıntılı günleri olmuş. Dedem ve kardeşi Çanakkale’den döndükten sonra belli bir zaman ticaretle üç beş kuruş biriktirdiği parayla bir hamleyi gerçekleştirdiği için İdris Bakkal diye anılmaya başlamış. Biz de bunun için, her ne kadar da belli bir noktaya geldiysek de İdris Bakkal ismini bozmadık. İdris dedemin vefatından sonra İdris Bakkalı en büyük amcalarım idare ediyor. Büyük amcamlar vefat ettikten sonra rahmetli babam ve Remzi Amca idare ediyorlar. Babam rahmetli olduktan sonra Remzi ve Recai Amca devam ettiriyorlar. Remzi Amca vefat ettiği zaman biz de o arada liseden mezun olmuştuk, mecburen bakkal dükkanında çalışmaya başladık. En küçük amcamızı da kaybedince aile büyüklerinden kimse kalmadı. Biz 1984 senesinde bu yeni binamızı yaptıktan sonra belediyeden market ruhsatı alarak işletmemize devam ettik. Ama unvanımız hala İdris Bakkal Ltd. şirketi olarak devam etmektedir. Şimdi biz, yani ben Melih Cilsim, Erkan Çilmi ve Şeref Çilmi olarak dükkanımızı idare ediyoruz. Bu üç kişi dışında amcamın kızı Elif Çilmi bizim yanımızda çalışıyor, temizlik maddeleri alımını gerçekleştiriyor. Kardeşim göz doktoru Semih Cilsim markette çalışmıyor ama günün belli saatlerini markette geçiriyor. Çünkü esnaf kökenli bir aileden geldiği için buralardan kopamıyor, esnaflıkla iç içe yaşıyor. İdris Bakkal’ın hissedar olduğu GOP Marketler Zinciri var. GOP şimdi 8-9 şube ile ticari hayatlarına devam ediyor.

Şehreminli bir ailenin ferdi olarak eski Şehremini’ni anlatabilir misiniz? Zaman içinde neler değişti?
Bizim çocukluğumuzda Şehremini bir Tatar semtiydi. Şehremini’nin büyük bölümünü Kırım’dan gelen Tatarlar oluşturuyordu. Şehreminli demek Kırım Tatarı demek. İstanbul’da veya İstanbul dışında Şehremini’ni bilen birisi tarafından nereli olduğunuz sorulduğunda Şehremini dendiğinde, “Sen Tatar mısın?” derlerdi direk olarak.
O zamanlar Şehremini’de meşhur paçacılar, işkembe dükkanları, çiğbörekçiler vardı. Akşamları insanlar acıktığı zaman karınlarını doyuran çiğbörek ve cantık seyyar satıcıları, zerde ve pilav satanlar o zamanın tipik örnekleriydi. Bizim tatarların eskilerinden sırf şerbetçilik yapanlar, kışın salep ve boza satanlar, yazın ise vişne suyu satan kişiler vardı. Kahvelerden iş yerlerine kadar tamamen Tatarlarındı. Şehremini’de Saray Meydanı’nda olan kahvehaneler vardı. Amcalarımın gittiği Saim Abi’nin kahvesi vardı. Bir de Çapa Tıp Fakültesi’nin sol tarafında gittikleri büyük bir kahve vardı. Hatta benim çocukluğumda orada Ramazan eğlenceleri olurdu, Karagöz ve Hacivat oynatılırdı.
Çapa Tıp Fakültesi’nin buraya yapılmasının sebebi Şehremini’nin çok havadar olmasından dolayıdır. Eskiden hastaneler yapılırken İstanbul’un çeşitli yerlerine ciğer asılırmış. Şehremini’de ciğer en son bozulduğu için hastane de burada yapılmış. Bizim çocukluğumuzda Şehremini’de bir – iki katlı ahşap evler vardı. Evlerin arkasında büyük meyve bahçeleri vardı. Çiçeksiz, meyve bahçesiz Şehremini’de ev yoktu. 1800’lü yılların sonlarında Kırım’dan gelen insanlarımız, uzun bir süre göçmenlik yapmış, buralarda belli bir paraya sahip olmuşlar, çoluğu çocuğu durumunu düzeltmiş. Ailelerin büyümesi ve insanların maddi durumlarının iyileşmesi, hızlı gelişen şehir, yeni semtlerde yapılan çağdaş konutlar, insanların Şehremini dışına çıkmasına neden oldu. Şehremini’nin bir güzelliği de, aile büyükleri hala Şehremini’de yaşadığı için gençler Şehremini’ni unutmazlar, bayramlarda ziyarete gelirler, bu kişilerle de o zaman görüşebiliyoruz.

Sizce yeni dernek binasının getireceği en büyük fayda ne olacaktır?
Yeni dernek binasının gençlere yönelik olacağını düşünüyorum. Gençlerin kazanılacağını, Türkiye’de yaşayan Kırımlı gençlerin kazanılmasını ve Kırım’dan Türkiye’ye okumaya gelen talebelerin de bu yönde daha eğitimli, daha farklı gençlerin yetişeceğine inanıyorum. Bir de biz Türkiye’de yaşayanı Kırımlıların yeni dernek vasıtası ile daha çok birbirimize kaynaşacağımızı, daha çok tanışacağımızı düşünüyorum ve böyle olacağına inanıyorum. Bir de gelen misafirlere, gelen eşe dosta karşı daha düzenli, daha temiz bir binada daha toplumun güvenin sağlayacak bir dernek, dışarıdan imajımızın daha düzeleceğini inanıyorum. Giriş katında olacak lokantada sunulacak Kırım Tatar milli yemekleri sayesinde insanların birbirine daha çok kaynaşacağına inanıyorum. Bir kere, kesinlikle ve kesinlikle Kırım kökenlilerin bu işe çok duyarlı olmaları gerekiyor. Bu duyarlılığın yanı sıra bizim de dernek olarak Türkiye’nin her tarafındaki şubelerimizle gençlere yönelmemiz gerekiyor. Eğer biz gençlere yönelirsek gelecek ile ilgili kaygılarımız olmaz.

Sizce Kırım Derneğimizin adını nasıl duyurabiliriz?
Kırım Derneğimizi değişik şekillerde tanıtabiliriz. Mesela insanlar birbirini yolda veya bir vasıta içersinde gördüğü zaman acaba bu akay bizden mi değil mi diye değişik düşünceler içersine giriliyor, kimse kimseye bir şey soramıyor. Soramadığımız için de yaygınlaşmamız bir kısır döngü içersinde kalıyor. Örneğin bunu giydiğimiz kıyafetlerde ürünlerin bir markası gibi kıyafetin bir köşesine tamgamızı koyarak daha yaygın olarak, “evet, bu da bizden” denecek bir klişeleşmiş bir markamızın olmasını, tamgamızın markalaşmada sağlayacak bir unsur olacağını düşünüyorum. Kışlıklarda, penyelerde, hırkalarda olabilir… Bunun haricinde kendimiz mesela Şehremini’de parkta Kırım Günleri çerçevesinde ücretsiz halk konserleri düzenleyebiliriz. Şu an Şehremini’de Kırım Tatarları’nın sayısı az olsa bile, İstanbul’da, hatta Türkiye’nin her yerinde yaşayan Kırım Tatarlarının mutlaka Şehremini ile bağlantısı vardır. Bu nedenle Şehremini’de yapılacak bir etkinlik haberinin daha hızlı yayılacağı inancındayım. Ayrıca, bir tanıdığımızın büyük bir kafesi var. Orada bir geceye ev sahipliği yapabileceğini söyledi.

Kırımlı olmayan arkadaşlarınızın bizim davamıza ilgileri nasıl?
Manisa’nın Akhisar İlçesi’ne zeytin almaya gitmiştim. Bir köyde akşam yemeği yerken konu konuyu açtı, oradaki bir zeytinci arkadaşın bu konuya karşı olağanüstü ilgisi benim dikkatimi çekti. Biraz çekik gözlü olduğu için sordum. Arkadaş oradaki Türkmenlerden idi. Fakat konuya müthiş bir hayranlığı var. Mustafa Ağamız ile tanışmak hayali ve arzusu içersindeydi. Bu benim çok ilgimi çekti.
Buna benzer yine Orhangazi’nin bir köyünde karşılaştım. Ben bu köylere zeytin için sık gittiğim için, yani hayret ettim çünkü Kırımla herhangi bir ilgisi olmayıp da duyduğu ilgi ve sevgi beni son derece onurlandırdı ve gururlandırdı.

Kırım’daki milli mekteplerimize yardımlarınız var, yardımlara nasıl başladınız?
Kırım’daki mekteplere yardımımız Celal Bey’in bir Kırım gezisinde bana ettiği bir telefonla başladı. Buradaki milli mekteplerin ihtiyaçlarının olduğunu, belli paralarla onarılacağını, talebelerin iyi eğitim alacağını anlattı. Biz de burada hemen aile meclisi toplantısı yaptık ve böyle bir mektebinin tamirini üstlenmemiz aile meclisimiz tarafından kabul edildi.
Ondan sonra gerekli paralar gönderildi. Ailemizde yakın ilgi var bu konuya. Kardeşim Dr. Semih Cilsim, ağabeyim Süha Çilmi, Şeref Çilmi birlikte dört kardeş olarak 2003’ün Mayıs ayında Kırım’daki geziye katıldık, mektebimizi ziyaret ettik. Verdiğimiz paralar ile çok iyi işler yapıldığını, bize resimleri ile, belgeleri ile ve canlı olarak yerinde yaşadık gördük ve mutlu olduk. Daha başka eksikleri ve ihtiyaçları varsa onları yaparız diye söz verdik. Bir de benim çocuklarımın adına Kırım’da bazı çocukların okul giderleri için yardımda bulunduğum için zaten oradan da yakın ilgili idim. Bu çocukları da ziyaret ettim. Aile bireylerini gördüm. Onun için konu yakın ilgimiz altındaydı. Artık Zuya Milli Mektebi sanki artık bize ait bir okulumuz gibi. Gelecekte ortaya çıkabilecek tüm problemlerine kanat germeyi düşünüyoruz. Bu çok güzel bir duygu idi. Eğitimin bizim toplum için önemli olduğunun bilincindeyiz. Oradaki insanlara yardım edebilmek, çok iyi bir duygu, anlatılacak bir duygu değil, yaşanması lazım. Bunu yaşayabildiğimiz için daha da mutluyuz.
Çocuklarım Kırım’daki çocuklarla yazışıyorlar. Benim çocuklarımın Tatarcası gelişiyor, oradaki çocukların Türkçe’si gelişiyor ve farklı duygular içersinde birbirlerini öğreniyorlar. Öğrendikleri Tatarca kelimelerin adedi arttı. Bir de olaya daha yakın ilgi duyuyorlar. Zaten benim amacım da hem iletişim kültür ağı hem de gelecekte bu davayı sahiplenmeleri için bunu ufaklıktan yaşamalarını istiyorum.
Anılarınızda kalmış olan kültürümüze ait neler anlatabilirsiniz?
Halam bize çok güzel hikayeleri ve masalları çok hoş bir şekilde anlatırdı. Kırım’dan bahsederdi. Bunları Tatarca anlatırdı. Biz çok severek dinlerdik. Aynı hikayeyi tekrar tekrar dinlerdik. Şimdi biz çocuklarımıza bunları anlatamıyoruz. Böyle bir birikimimiz ve anlatım kabiliyetimiz yok maalesef.
Rahmetli babaannemin bahçecilik konusunda, meyve ve çiçek konusunda çok büyük bir bilgisi ve sabrı vardı. Bizim bahçede, Şehremini’de bizim İdris Bakkal’ın bulunduğu yerin arka bahçesinde aklınıza gelen bütün meyve ağaçları ve baharda açan bütün çiçekler vardı. Yani şu anda aklınıza gelmeyen, bilmediğiniz, şu anda unutulan meyveler, muşmula, iğde, nar dahil her şey vardı. Olmayan da çiçek de yoktu. Kesinlikle bunlar bir usulüne, sırasına göre dikilirdi. Bahar ayları geldiği zaman kesinlikle açan çiçek bitmezdi, çünkü bir çiçek açıp solduğu zaman kesinlikle arkasında başka bir çiçek açardı. Onun için bahçemiz çok güzeldi. Şu an düşünüyorum bu bir derin bahçecilik bilgisine sahip olma kültürünü taşıyordu. Babaannem genç kızlık yıllarına kadar Kırım’da yaşadığı için bu bilgisini ve deneyimini Kırım’da kazandığına inanıyorum. Biz şimdi onun kadar bu bilgilere sahip değiliz.
Şehremini’de şimdi Siemens bayiliği yapan, Allah rahmet eylesin, Sami Aslan’ın çocukları var. Rahmetli Sami Amca, 15 – 16 yaşlarında iken İstanbul’a geldiği zaman iş aramak için bizim İzzettin Köyü’ne geliyor İzzettin Köyü’nde harmanda dövenin üzerinde çalışıyor. Döven, ekini çıkarmak için kullanılan ahşap bir alettir. Döveni at çekiyor. Dövende çalışırken, yemek hazırlanıyor, Sami Amca’ya diyorlar ki “Oğlum, gel yemek ye!”. Sami Amca da “Amca, atları durduramıyorum ki!” diyor. Dur diyor, hop diyor, atlar anlamıyor. Köyün tatarları da şaka olsun diye yemeğe devam ediyorlar. “Oğlum yemeğe gelsene!” diyorlar tekrar, o da “Atlar durmuyor Amca! Atlar durmuyor!” diyor. “Ne diye durduracağım!?” diye sinirlenerek bağırıyor. Sinirlenerek bağırınca “Oğlum, tokta diye bağır bakalım ne olacak?” diyorlar. Sami Amca da olanca kuvvetiyle “Toktaaa!” diye bağırıyor. Atlar tak diye duruyorlar. Atlar durunca da Sami Amca yemeğe gidiyor. Sami Amca bunu sürekli anlatırdı bize.

Reklamlar